Toplumsal TVBağımsız görüş, analiz ve düşünce
Ana Sayfa/Görüş
Köşe Yazısı

HALK İRADESİNE, CUMHURİYETE VE SİYASİ AHLAKA SAHİP ÇIKMAK

Demokrasinin temel ilkesi, egemenliğin millete ait olmasıdır. Sandıkta ortaya çıkan halk iradesi, yalnızca seçim gecesi hatırlanacak bir sonuç değildir. O irade, seçimden sonra da korunması gereken demokratik bir emanettir.

HALK İRADESİNE, CUMHURİYETE VE SİYASİ AHLAKA SAHİP ÇIKMAK - Galip Karakuş
HALK İRADESİNE, CUMHURİYETE VE SİYASİ AHLAKA SAHİP ÇIKMAK - Galip Karakuş

Otuz yıl devlete hizmet etmiş, yetmiş beş yaşına gelmiş bir insan olarak, Türkiye'nin yakın siyasal tarihinde tanık olduğum yozlaşmanın boyutlarını anlamakta bugün daha fazla zorlanıyorum. Çünkü mesele artık yalnızca bir iktidar-muhalefet mücadelesi olmaktan çıkmış; devlet, siyaset ve toplum arasındaki ahlaki bağların ciddi biçimde aşındığı bir noktaya ulaşmıştır.

1998 yılında emekli olduktan sonra, on iki yıl boyunca Prof. Dr. Mümtaz Soysal gibi Türkiye'nin yetiştirdiği büyük bir Anayasa hukukçusunun yanında siyasetin içinde bulundum. O yıllarda siyasetin sert mücadelelerine, iktidar hesaplarına ve parti içi çekişmelere elbette çokça tanık olduk. Ancak bugün karşı karşıya bulunduğumuz tabloyu, o dönemin siyasal deneyimleriyle açıklamak kolay değildir.

Bizler, siyasetin bütün sertliğine karşın bazı değerlerin korunacağını düşünüyorduk. Şeref, onur, namus, sözünün arkasında durmak, halka karşı sorumluluk taşımak ve siyasi iradeye saygı gibi kavramların siyasetin temel ahlaki sınırlarını oluşturduğuna inanıyorduk. Bugün ise bu kavramların, siyasal çıkar uğruna giderek değersizleştirildiğini görmek, yalnızca bir siyasetçinin değil, Cumhuriyet'e ve kamu hizmetine yıllarını vermiş herkesin vicdanını yaralamaktadır.

Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı'nın Siyaset Bilimi kitabı benim için yalnızca akademik bir kaynak değil, siyaseti anlamaya yönelik bir düşünce rehberidir. Kışlalı'nın ortaya koyduğu siyaset anlayışında halk egemenliği, demokrasi, laiklik, bağımsızlık ve Cumhuriyet değerleri birbirinden kopuk kavramlar değildir. Tam tersine, bunlar demokratik bir toplumun birbirini tamamlayan temel sütunlarıdır.

Fakat bugün yaşanan bazı gelişmeler, klasik siyaset biliminin kavramlarını bile zorlayan bir noktaya gelmiştir.

Seçmen, kendi iradesiyle sandığa gitmekte ve kendisini temsil edeceğine inandığı partiye, adaya veya programa oy vermektedir. Özellikle yerel seçimlerde ortaya çıkan sonuç, halkın belirli bir siyasi tercihte bulunduğunu açıkça göstermektedir. Ne var ki seçmenin sandıkta ortaya koyduğu irade, seçim sonrasında başka siyasi hesapların konusu haline getirildiğinde demokrasinin özü zedelenmektedir.

Bir siyasi partinin seçim kazanmakta zorlandığı yerde, seçmenin iradesini ikna yoluyla değiştirmek yerine, seçilmiş olanları çeşitli siyasi, ekonomik veya makam vaatleriyle kendi safına çekmesi, yalnızca bir "siyasi transfer" meselesi değildir. Bunun çok daha ağır bir anlamı vardır.

Çünkü burada tartışılması gereken temel soru şudur: Seçmenin verdiği oy gerçekten kime aittir?

O oy, siyasi pazarlığın konusu yapılabilecek bir meta mıdır?

Seçilmiş bir siyasetçinin kişisel tercihi, kendisine oy veren milyonlarca insanın siyasi iradesinin önüne geçirilebilir mi?

Demokrasinin temel ilkesi, egemenliğin millete ait olmasıdır. Sandıkta ortaya çıkan halk iradesi, yalnızca seçim gecesi hatırlanacak bir sonuç değildir. O irade, seçimden sonra da korunması gereken demokratik bir emanettir.

Bu nedenle, seçilmiş siyasetçilerin parti değiştirmesi veya siyasi saf değiştirmesi yalnızca bireysel bir tercih olarak ele alınamaz. Elbette her insan düşüncesini değiştirebilir. Ancak seçilmiş bir makam söz konusu olduğunda, kişinin siyasi tercihi ile kendisine verilen temsil yetkisi arasındaki ilişki de sorgulanmalıdır.

Hele ki bu değişimler sistematik biçimde ve iktidarın gücünü genişletmek amacıyla gerçekleşiyorsa, mesele artık tek tek kişilerin siyasi tercihlerinden çıkıp demokratik sistemin işleyişi sorununa dönüşür.

Kemalist düşüncenin temelinde yalnızca Atatürk'ün şahsına bağlılık değil, ulusal egemenlik, bağımsızlık, laik Cumhuriyet, akıl ve bilim, yurttaşlık bilinci ve kamu yararı vardır. Sosyalist düşünce ise bu mirasa, ekonomik ve toplumsal eşitlik perspektifini ekler. Bu iki damarın ortaklaştığı en önemli noktalardan biri, siyasetin kişisel çıkarların değil, toplumun ve halkın yararının aracı olması gerektiğidir.

Bu nedenle Kemalist-sosyalist bir anlayış açısından devlet, belirli bir siyasi kadronun mülkü değildir. Belediyeler, bakanlıklar, kamu kurumları ve bütün devlet mekanizması da herhangi bir partinin özel alanı olamaz.

Devlet ‘Halk’tır ve Kamu makamı halka hizmet etmek için vardır.

Devletin gücünü kullanarak siyasi rakiplerini etkisizleştirmek, seçilmişleri kendi siyasi çizgisine çekmek, kamu kaynaklarını siyasi sadakat üretmenin aracı haline getirmek demokratik Cumhuriyet anlayışıyla bağdaşmaz.

Burada faşizm kavramını da gelişigüzel kullanmamak gerekir. Faşizm yalnızca sert yönetim demek değildir. Ancak siyasal gücün merkezileştirilmesi, farklı siyasi iradelerin etkisizleştirilmesi, devlet gücü ile parti çıkarlarının birbirine yaklaştırılması, muhalefetin meşru alanının daraltılması ve toplumun siyasal çoğulculuğunun baskı altına alınması gibi eğilimler, faşizan siyaset biçimleri açısından ciddi uyarı işaretleridir.

Türkiye'nin birincil gereksinimi, hangi parti iktidarda olursa olsun, bu eğilimlere karşı güçlü demokratik kurumlar yaratmaktır.

Çünkü mesele yalnızca bugün iktidarda olan siyasi parti değildir.

Yarın başka bir parti iktidara geldiğinde aynı yöntemleri kullanabilirse, bugün eleştirdiğimiz sistem yarın bizim adımıza da kullanılabilir. İşte Cumhuriyetçilik tam burada önem kazanmaktadır.

Cumhuriyet, yalnızca seçim yapılan bir yönetim biçimi değildir. Cumhuriyet, yurttaşın devlet karşısında kul olmadığı; devletin yurttaş karşısında sorumlu olduğu bir düzen idealidir. Laiklik, yalnızca din ve devlet işlerinin ayrılması değildir; yurttaşların eşitliğinin güvencesidir. Sosyal adalet ise yalnızca ekonomik yardım değildir; insanın onurlu bir yaşam sürdürebilmesinin maddi koşullarını yaratmaktır.

Dolayısıyla bugün savunmamız gereken şey, herhangi bir partinin çıkarı değil, Cumhuriyet'in demokratik ve sosyal niteliğidir.

Siyasette yeniden bir ahlak anlayışına ihtiyaç vardır.

Siyasetçi verdiği sözün arkasında durmalıdır. Seçmene hesap vermelidir. Makamı kişisel kariyer basamağı olarak değil, kamusal sorumluluk olarak görmelidir. Parti değiştirmekten daha önemli olan, halkın kendisine verdiği temsil yetkisine karşı sorumluluğunu korumasıdır.

Aynı şekilde seçmen de yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan bir kitle değil, egemenliğin gerçek sahibidir.

Bugün Türkiye'nin en büyük ihtiyacı, siyasal rekabeti ortadan kaldırmak değil; onu ahlaklı, demokratik ve eşit koşullarda sürdürülebilir hale getirmektir.

Bunun yolu da bellidir: Hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı, özgür basın, güçlü yerel yönetimler, sendikal haklar, sosyal devlet, laik eğitim, kamusal ekonomi ve halkın karar süreçlerine daha fazla katılımı...

Bunlar birbirinden kopuk talepler değildir. Bunların tamamı, bağımsız, demokratik, laik ve sosyal bir Cumhuriyet fikrinin parçalarıdır.

Yetmiş beş yaşında geriye baktığımda, beni en çok rahatsız eden şey siyasetçilerin değişmesi değildir. Siyasi partiler kurulabilir, kapanabilir, bölünebilir, birleşebilir. İnsanlar fikir değiştirebilir.

Beni kaygılandıran, bütün bunların ortasında siyasetin ahlaki pusulasını kaybetmesidir.

Çünkü siyaset ahlakını kaybederse demokrasi yalnızca sandığa indirgenir. Sandık da halk iradesinin gerçek anlamda tecelli ettiği bir kurum olmaktan çıkarak iktidar mücadelesinin teknik aracına dönüşebilir.

Oysa bizim ihtiyacımız olan demokrasi, yalnızca "kim kazandı?" sorusuna yanıt veren bir demokrasi değildir.

Asıl soru şudur: Halkın iradesi gerçekten korunuyor mu?

Eğer korunmuyorsa, mesele hangi partinin kazandığından çok daha büyüktür.